Üniversiteli Kadın Kolektifi Arafta değil, her yerdeyiz! – Şilan Delipalta (Üniversiteli Gazetesi) – Üniversiteli Kadın Kolektifi

Arafta değil, her yerdeyiz! – Şilan Delipalta (Üniversiteli Gazetesi)

“Mahkûm” olmayı kendine düstur edinmemiş kadınlar olarak yaşamın her alanını özgürleştirene kadar; ellerimizde cetveller, sırtlarımızda cübbeler, dillerimizde yüzyılların dinci-eril hegemonyasını yırtacak laiklik sloganıyla kampüslerde ve yaşamın tüm alanlarında kadınların payına düşen de bellidir: Direniş!

İhsan Şenocak’ın geçtiğimiz günlerde nerede ve ne zaman verildiği belli olmayan ve “baba”lara seslenen bir vaazında üniversiteli kadınlara yönelik “18 yaşında kaşını aldıran kızın üniversiteye giderken o halde, yüreğin parçalanmıyorsa vallahi kıyamet günü cehennem seni parçalayacak. Allah’ın emanetini ne hale getirdin? Sevindin üniversiteyi kazanınca; ODTÜ’ye, Boğaziçi’ne gidince sevindin. Doktor olacak, mühendis olacak, 5 milyar aylık alacak, arabaya binecek, eşine mecbur olmayacak, mahkûm olmayacak… Yavrunu cehenneme attın cehenneme. Kardeşim… 500 koyunu dağ başında ateşe atan çobana sen koyunun hesabını soruyorsun da oğlunu kızını torununu film setlerine, sokaklara, üniversite salonlarına, amfilerine soyup da atan dedelerden, babalardan cehenneme atılan yavruların hesabını Allah sormayacak mı?” sözleri için söylenebilecek elbet pek çok söz var. Ama sanırım öncelikle kadın düşmanı bu söylemlerin yöneltildiği üniversiteli kadınların İhsan Şenocak ve diğer erkekleri neden bu kadar rahatsız ettiğini irdelemek gerekiyor. Cehennem olarak tasvir edilen üniversitelerin şeytanları kimler? Ya da cadıları mı demeli? “Doktor olacak, mühendis olacak, mahkûm olmayacakların”; yaşamın her alanında var olma mücadelesi verenlerin direniş öyküsü bu soruların hemen ardında başlıyor.

Kadınların adlarının önünde giden cadı, şeytan, fahişe ve daha birçok sıfat sadece bugün değil “erk”ek tarihin sayfaları arasında dolaştığımızda bolca karşımıza çıkar. Tümüne değinmek bu yazının sınırını aşacağından, haddini aşan kadınların hikâyelerinden birine bakmakla yetineceğiz.

Hypatia’nın hikâyesini deştikçe “ilk kadın astronom” ezberinden fazlasını buluruz; sorgulayan, hakikat arayışında, düşünce özgürlüğü ve adaletin savunusuyla elinin harcı olmayan(!) politikaya karıştığı ve anlaşmazlıklara sebebiyet verdiği gerekçesiyle, İskenderiye’ye Hıristiyanlığın hakim olduğu yıllarda, Kıptî bir Hıristiyan çetesi tarafından taşlanarak öldürülen Hypatia. Konuşmasının sonunda doğrudan Hypatia’nın ölümünü emredecek Piskopos Cyril, kendisini dinleyen kitleye seslenirken İncil’den yaptığı alıntılarla devam eder konuşmasına “Kadın sessizliği ve uysallığı öğrenmelidir. Kadının ne ders vermesine ne de erkeğin üzerinde yetki sahibi olmasına izin vermeyeceğim. Suskun olacak ve sessiz kalacaktır. Çünkü önce Âdem, sonra Havva yaratılmıştır”. “Dinsiz” ve “şeytan” bağırışları arasında taşlanır ve öldükten sonra çıplak bedeni Cinaron‘da ateşe verilir Hypatia’nın.

Bir aydınlanma filozofu olan Voltaire, Hypatia’yı  “bağnazlığın masum bir kurbanı; öldürülmesi ise yunan tanrılarıyla beraber, sorgulama özgürlüğünün de ortadan kalkışın bir simgesidir” şeklinde yorumlarken Hypatia onun muhalifliğinde sembol olarak kullandığı bir isimdir. Voltaire’nin imgeleme sanatını bir yana bırakıp tarihin kalıntılarını eşelemeye devam ettiğimizde Hypatia’nın ölümünden kısa bir süre sonra, kiliseyle sürekli çatışan ve Hypatia’nın da ders verdiği İskenderiye eklektik okulunun yakılarak yıkılmış ve yerine kilise inşa edilmiş kalıntılarına rastlarız. Anlaşılan kilise için “şeytan”ın yanması yetersiz kalmış olacak ki “cehennem”i de ardından yakacaktır!

Hypatia’nın rüzgârda savrulan külleri arasına haddinden fazlasına el uzatan daha birçok kadının külü karışır çünkü dinin, soyluluğun, sermayenin tarihini inceledikçe kadın düşmanlığının ayak izlerini de süreriz; bir cinsiyetin nasıl sürekli baskı altında tutulduğunun dahası tutulmak zorunda kalındığının izlerini. Ebe, eczacı, kilise tarafından erkeklere fütursuzca dağıtılan evlilik cüzdanlarını yırtan kadınların Orta Çağ infaz mahkemeleri Engizisyon tarafından ateşi yakılan kadınların izlerini süreriz.

Geçmişin izini sürüp bugüne geldiğimizde bilgi üretim merkezi üniversitelere yönelik din merkezli erkek müdahalelere yine takılırız ayaklarımız. İnsanın tüm üretken alanlarında olduğu gibi ideolojik-politik dinsel hegemonyanın etkin kılınması bilgi üretim süreçlerinde de kadının tarih boyunca  bilgi üretim süreçlerinden saf dışı bırakılmasının önünü açarken bugün devlet eliyle dinsel gerici kuşatma altındaki akademik bilgi sermaye ilişkilerine de göz kırpmak zorundadır.

Gülen Cemaati’nin Ortadoğu ülkelerinde inşa etmeye çalıştığı ve yıllardır AKP tabanınca özlemle anılan İslam Kız Üniversitesi fikrinin, AKP cenahınca aralıklarla yapılan Twitter eylemleriyle hortlatılmaya çalışılması anlaşılan o ki cehennemi cennete çevirecek bir ara bulucu. Arabulucu diyorum çünkü bugün AKP için biz kadınların üniversiteye gidişi kalifiye iş gücü anlamına gelirken İhsan Şenocak’ın “baba”lara verdiği vaazında arzuladığı, AKP’nin “makbul kadın” kılıfıyla öylece örtüşmemekte. Fakat yüzyıllar öncesi Hypatia’nın bedenini yakan oduna ateşi harlayan bir vaazdan Şenocak’ın vaazına çıkartılması gereken dersler var. Erkekler yüzyıllardır dinin hegemonyasına sırtlarını dayayarak kadınların yaşamlarına müdahale etmeye devam ediyor.

Hypatia’nın küllerinin ardından İskenderiye eklektik okulunun tozlarının, İskenderiye topraklarına karışmasına benzer biçimde üniversitelerde, KASAUM’larda görev yapan feminist akademisyenler çıkartılan KHK’larla ihraç ediliyor, üniversite bünyesinde bulunan ve kadınların kazanımı olan KASAUM’lar işlevsiz hale getiriliyor. Bunun sonucu olarak üniversite içinde yaşanacak erkek şiddeti durumunda kadınları bekleyen bir öncekinden daha derin bir güvensiz kampüs ortamı oluyor. Feminist akademisyenlerin etkin olduğu ve üniversiteye bağlı bilgi üretim kurumu olan KASAUM’larınsa, AKP tarafından belirlenen ve yandaşlıkta yarışan rektörlerin atayacağı kadrolarla nasıl şekilleneceği biz kadınlar için hiç de meçhul değil.

AKP karşısında hâlihazırda güçlü bir direniş odağı olan biz kadınların direnişi bir adım öteye taşıyacak hamlesi ise hiç şüphesiz erkeğin sözde üstünlüğünün tarih boyunca kadınların var olma mücadelesi karşısında konumlanışına zemin hazırlayan dinsel gerici hegemonya karşısında laiklik mücadelesini başat mücadele başlığı haline getirmektir. AKP döneminde her geçen gün bir yenisini duyduğumuz dinci-gerici kadın düşmanı söylemler ve yaşamlarımızda yakıcılığını yoğun biçimde hissettiğimiz politikalar gündelik yaşamımızı, kamusal alanlarında tümünde; evde, otobüste, sokakta, kampüste kuşatır pozisyonda. O halde “mahkûm” olmayı kendine düstur edinmemiş kadınlar olarak yaşamın her alanını özgürleştirene kadar; ellerimizde cetveller, sırtlarımızda cübbeler, dillerimizde yüzyılların dinci-eril hegemonyasını yırtacak laiklik sloganıyla kampüslerde ve yaşamın tüm alanlarında kadınların payına düşen de bellidir: Direniş!

Üniversiteyi cehennem olarak tasvir edip bize haram kılanlar da İslam Kız Üniversitesi gibi hamlelerle üniversiteyi kendi kılıflarına sığdırmaya çalışanlar da kadınların yaşamın hangi alanında nasıl var olacağını söyleme haddine sahip değiller. Biz kadınlar dayatılan hiçbir cenneti ve cehennemi kabul etmiyoruz.

Görsel: Hypatia öldürülmeye götürülürken, Louis Figuier (1866)