Üniversiteli Kadın Kolektifi Yaşamın ta kendisiyiz! – 8 Mart 2018 – Üniversiteli Kadın Kolektifi

Yaşamın ta kendisiyiz! – 8 Mart 2018

8 Mart’ın coşkusuyla bir başka selamlayacağımız sokaklar özellikle biz kadınların taşıdığı coşkuyla nefes aldı, tabii bizler de nasibimizi aldık o coşkudan. Hayatlarımıza gericilik, erkek şiddeti, savaş namına gerçekleştirilen tüm saldırılar karşısında heybelerimizde biriktirdiğimiz çokça itirazla yeniden kuruluşun tohumlarını da bırakıyoruz, baharı sokaklarda karşılayan coşkumuzla

8 Mart arifesinde her yeri dolduran umut ve coşku furyasının bir anlamı var elbet. Tabii bu atmosferin iktidar cephesinde yarattığı kaygı hali de epey ortada. Fakat 8 Mart’a gelmeden önce çetelesi dökülmesi şart bir süreci hep birlikte yaşadık.

Altıncı kez uzatılan OHAL’in sancıları hala sürerken bundan nasibini alan en büyük cephe de kadınlar oldu. Toplumsal cinsiyet ve şiddet konusunda farkındalık çalışmaları yapan, kadınlara hukuki destek veren 11 kadın derneği OHAL ile birlikte kapatıldı. Belediyelere atanan kayyumların ilk işlerinden biri yine kadın birimlerini kapatmak oldu.  5 kadın milletvekili, 35 kadın belediye eşbaşkanı ve 16 kadın gazeteci tutuklandı. Kadın haklarıyla ilgili Ekmek ve Gül ve Mor Bülten gibi TV programları yayından kaldırıldı. OHAL’in sadece sayılar ve verilerle açıklanabilecek yansımaları olmadı hayatlarımızda. Hayatlarımız gün be gün dinselleştirilmiş gericilikle iç içe geçmiş erkeklik halleriyle kuşatılırken kamusal alandan özel alanlarımıza değin tüm alanlar erkek şiddetinin her biçimine açık hale geldi. İktidarı süresince kadın düşmanı yasa tasarılarını gündeme getirmekten bir adım geri durmayanlar, 2019’a doğru fiili diktatörlüğünü Başkanlık yoluyla kurumsallaştırmanın yanında saldırılarının araçlarını da kurumsallaştırma yolunda yeni yasa tasarılarını gündeme getirmeye devam etti. Boşanma Komisyonu, Tecavüzü AKlama yasası,  Müftülük Yasası, Pembe Otobüs derken hayatlarımıza yansıyan “sadece bir gündem” olmaktan çok öteydi tüm bunlar. Şort giydiğimiz için “Şeriat” naralarıyla tekmelendik, giydiğimiz tişört kusurlu bulunarak zaman geçirdiğimiz parkta güvenliğin bize saldırma cüretiyle yüz yüze geldik, her güne yeni bir istismar haberiyle başlarken Tecavüzü Aklama yasasında 12 yaş kriterine karşı muhalefetimizi büyütürken dillendirdiğimiz endişenin gerçekliğiyle karşı karşıya bulduk kendimizi. Ve yaşanan istismarlar karşısında AKP’nin sunduğu bir çözüm olarak adı tebdir aslı “ön açıcı olan” İstismar Komisyonu kurumsallaşan diktatörlüğün kimliğini açıkça ortaya koyuyor. Bu kimlik kadın düşmanı, bu kimliğin yürüdüğü yolda sadece erkeklik var. İşte bu nedenle diktatörlüğün sosyal yaşamdaki kurumsal aygıtlarından biri olan Diyanet’in çocuk istismarını meşrulaştıran söylemi karşısında göz ardı edilemeyecek bir talebin bu topraklardan yükselişine tanık olduk: “Diyanet kapatılsın”.

Gericilikle, kadın düşmanlığıyla iç içe geçmiş bir kimlikle yoluna devam eden AKP’nin tam da bu kimliğinin hakkını veren temsili Diyanet karşısında vücut bulan bu söylem bir tepkiden çok laik bir yaşamın kurucu gücünü içinde barındırmaktadır. İstismar dendiğinde “Bir kereden bir şey olmaz” diyenler akla geldikçe ne AKP’nin ne de onun temsillerinin bu pislikten paçayı sıyırması öyle kolay olmayacak. Hadım, idam, elektronik kelepçe gibi yaptırımların bolca tartışılır kılınması karşısında kurucu taleplerle örülecek muhalefet de kimliği istismar olmuş bir rejimin kendini aklama girişimlerini boşa düşüreceğinden bugün ayrı bir önem taşımaktadır.

Tüm bu süreç boyunca değişmeyen bir gerçek vardı: Kadınlar sokakta da yaşamakta da ısrarı elden bırakmadı. Erkek şiddeti karşısında yaşamı savunma pratiklerini ortaya koyan kadınlar savaş çığırtkanlığı karşısında da yaşamda ısrarcı oldu. İzmir’de, Eskişehir’de Özel Güvenlik Birimi’nin engelleme girişimlerine rağmen kadınlar bir erkek tarafından katledilen üniversiteli Zülal’in “düşlerindeki maviliği” yaşatmak adına yaşamın sözünü yaymakta ısrar etti. İstanbul Üniversitesi’nde polis ve özel güvenlik ablukasına rağmen bir kadın savaş çığırtkanı afişlerin altına tek başına yazdıklarıyla amfisinden darp edilerek gözaltına alınma pahasına yaşamda ısrardan geri durmadı.

Kadınlar sokakta ısrarcıydı. Özellikle erkek şiddeti karşısında sokakları doldururken, erkek iktidarın tüm yıkımları karşısında; kent-doğa, eğitim, üniversite, emek mücadelesinde de barikatın en önündeydi. Tüm dünyada tek adamlar karşısında sokakları dolduran kadınlar gibi Türkiye’de de kadınlar Tek Adam karşısında “Hayır”larını en cüretkar dillendiren kesim oldu. Neoliberal Siyasal İslamcı rejimin krizleri açığa çıktıkça yıkımları karşısında en ileriyi talep eden ve eyleme dönüştüren kadınların sözü düzenin tüm çürümüşlüğü karşında en derin yarığı oluşturdu. Kadın hareketi düzenin çürümüşlüğü karşısında yeni düzenin kurucu dinamiklerini tam da bu öncülük anında ortaya koymakta. Yaşamın kendisini kendi değerleriyle örgütleyerek özgürleştirmekte.

8 Mart’ın coşkusuyla bir başka selamlayacağımız sokaklar özellikle biz kadınların taşıdığı coşkuyla nefes aldı, tabii bizler de nasibimizi aldık o coşkudan. Hayatlarımıza gericilik, erkek şiddeti, savaş namına gerçekleştirilen tüm saldırılar karşısında heybelerimizde biriktirdiğimiz çokça itirazla yeniden kuruluşun tohumlarını da bırakıyoruz, baharı sokaklarda karşılayan coşkumuzla. Bu selamı asıl eşit, özgür, laik bir ülke ve evet dünya tahayyülüne çakıyoruz. Bugün çıktığımız sokaklarda birbirimizin gözlerinin içine baktığımızda göreceğimiz tam da budur. Yaşamımızı tehdit eden tüm yasaklara, baskılara inat dilimizden düşürmediğimiz yaşam talebimizin feminist ilkelerle kurulacağının gerçekliğiyle haykırıyoruz: Yaşamın ta kendisiyiz!