Üniversiteli Kadın Kolektifi Beyaz perde kadınlarla özgürleşsin – Üniversiteli Kadın Kolektifi

Beyaz perde kadınlarla özgürleşsin

Bugün tüm dünyada ve Türkiye’de sinema yoluyla da devamlı gündem haline gelen ırkçılığa, savaşa, homofobiye, gericiliğe, eşitsizliğe, kadın düşmanlığına karşı çıkan ve direnen akıl, kadın aklıdır. İktidar mutlak otoritesini sağlama ve devam ettirme yolunda attığı adımların tümünde eril tahakküme ihtiyaç duyar

Cinsel politika dönemin yapısına göre kadını da erkeği de sistemde işine yarayacak şekilde sıfatlandırıyor. Erkekleri güçlü, serüvenci, zeki ve aktif olarak betimlerken kadınları sabırlı, umutsuz, saf, anaç ve edilgen olarak betimliyor. Biçilen cinsiyet rolleri her alanda özellikle sanatın en etkili dallarından biri olan sinemada toplumsallaşıyor ve hiyerarşik bağımlılık ilişkileri kurdurmaya neden oluyor. Her ülkeye özgü dişil ya da eril davranış biçimleri sosyokültürel yapıya bağlı olarak sinemaya uyarlanıyor ve uyarlanışında bu rollerin devamlılığına ilişkin algılar yaratılıyor. Küçük bir göz atacak olursak aslında kadının cinsel nesne olarak tasviri daha sinemanın icadıyla başlıyor ve artarak devam ediyor. Devamlılığını sağlaması sinema tekellerinin tekellerini ellerinde tutma amacıyla cinsel politikasını eril bir dille sürdüren hükümetle çatışmaktan kaçınmalarından ileri geliyor.

Türkiye sinema ve televizyonunda da bunun somut örnekleri ile karşılaşıyoruz. Yeşilçam sinemasından bugüne şöyle bir gözlem yapacak olursak kadın toplumsal yaşantı içerisinde işveli, cazibeli olduğu kadar saf ve niteliksiz olarak sunuluyor ve bu çerçeve içerisinde bir kadınlık rolü biçiliyor. Erkeğin toplum içerişinde yaşadığı sorunlar ve eleştiriler toplumun sorunları haline gelerek toplumun tamamının eleştirebileceği konulara dönüştürülüyor. Bugün dizi ve film senaryolarında sık sık karşılaştığımız aşık erkek profilinin kadını kaçırdığı, baskıladığı, zorla öptüğü hatta şiddet uyguladığı durumların tamamı birer taciz olmasına karşın romantiklik altında meşrulaştırılıyor. Senaryolardaki kadın karakterlerin buna itaat etmesiise toplumdaki eril zihniyeti besliyor. Senaryolar daima kadının erkeğe muhtaç olduğu kalıplardan oluşuyor. Hele ki yapımcılarının senaristlerinin ve yönetmenlerinin erkek olduğu filmleri izlediğimizde artık erkeğin bakış açısıyla düşünmeye mecbur bırakılmamız aşılacak bir durum değil.  Vurun Kahpeye, Asılacak Kadın, Mahallenin Namusu, Fahriye Abla ve daha niceleri. Bunlara dayanarak eril tahakküm bugün bir sinema ve dizi geleneği haline getiriliyor diyebiliriz. Televizyonu açtığımızda şovenlikten ve belinde çift tabanca gezen kaybedecek hiçbir şeyi yokmuş gibi davranan mahalle serserilerinden başka bir şey yok. AVM’lerde oynatılması tercih edilen filmlerdeki karakterler global şirketlerin süper erkek kahramanları olarak boy gösteriyor. Bu senaryolar ortak bir hayalin ürünü değil, ortak bir yaşantı değil; tamamen kadının eve hapsedildiği,  oturup erkeği beklediği ve üretkenliğinin ev içiyle sınırlandırıldığı hükümetler tarafından desteklenen bir erk ütopyası. Dünyada medyalaştırılmış veya medyalaştırılmamış erk ütopyanın bize lanse ettiğinden çok daha cesur,  ayakları yere basan, eşitlik ve özgürlük mücadelesini sokakta, okulda ve işte kısaca var olduğu her alanda sürdüren kadınlar var, bizler varız! Kadınlar mücadelesinin varlığını kırmızı ruj süren ve şort giyen kadının katledilmesine rağmen bunu günlük hayatının bir parçası haline getirip yaşamın kendisini bir direniş alanına çevirmekten alıyor.  Diş teli takan, makyaj yapmayan ve gözlüklü kadın akademik alanda başarılı kadın olarak gösteriliyor ve sosyal yaşantısında bu başarısı onun bir partner edinmesindeki en büyük engel olarak sunuluyor. Öte yandan bunların tümünü yapmaktan vazgeçtiğinde fark edilebilirliği birden artmış ve bir partnere layık olmuş olarak gösteriliyor. Ancak gösterilen bu kadın figürleri her ne kadar “Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır.” sözünü desteklese de kadınlar bu etiketleri ve sıfatları reddederek her alanda bir adım öne çıkıyor. Arayışları ve kararları kadını susturmaya yönelik politikalardan oluşan medya ve sinema ikilisine karşın kadınlar geçmişi unutmuyor, hesabını soruyor.

 

Bugün Hollywood gibi büyük bir sinema endüstrisinin bünyesindeki kadın oyuncular jüri üyeliğini yaptıkları Cannes film festivalinin uygulamalarını protesto ediyor. Cannes film festivali 71 yıllık tarihi boyunca ödüllere kadın yönetmenler tarafından çekilen sadece 82 filmi aday gösterirken erkek yönetmenler tarafından çekilen 1645 film aday gösterildi. Cannes’da aday gösterilen ve ödüllere layık görülen 82 kadın yönetmen festival tarihinin %5’i anlamına geliyor. Bu eşitsizliğe karşı kırmızı halıda 82 kadın eylemi gerçekleştirildi. Eylemin öncülerinden biri olan ve aynı zamanda Cannes film festivalinde bu yıl jüri üyeliği yapan Cate Blanchett “Kadınlar dünyada azınlık değiller ama yine de endüstrimiz bunun aksini söylüyor. Değişim ve ilerlemeye yönelik kararlılığımızın bir sembolü olarak bugün bu basamaklarda hep beraber duruyoruz” diyerek 82 kadının sesini yükseltti. 2020’de %50 eşitlik hareketiyle birlikte Cannes’ın sorumlu ekipinden Thierry Fremaux, Charles Tesson ve Paolo Moretti’ ye cinsiyet eşitliğini ve şeffaflığı sağlayacaklarına dair taahhütname imzalatıldı. Festival kapsamında 16 Fransız siyahi kadın oyuncu “Noire N’est Pas Mon Metier” (Siyah Benim İşim Değil) sloganıyla Fransız sinemasındaki ırkçılığı protesto ettiler. Cesar ödüllerine (Fransa’nın Oscar’ı) şimdiye kadar aday gösterilen 479 kişiden sadece 8’i siyahtı. Cesar ödülüne layık görülenler arasında sadece 1’i siyahi kadındı. Lübnan’lı kadın oyuncu Manal Issa kırmızı halıda “Gazze’ye saldırıyı durdurun!” yazılı dövizle yürüdü. Festival kapsamında kadınlar tacize karşı acil yardım hattı kurdu. İleriye dönük tüm festivaller için uygulamaya geçmesi planlandı. Yılın en çok ödül kazanan belgesel niteliğindeki filmlerden biri olan Ayşe Toprak’ın yönettiği Mr. Gay Syria belgeselinin Türkiye’de galasının yapılmasına izin verilmemesine rağmen! İstanbul bağımsız filmler festivali kapsamında izleyiciyle buluşturuldu ve Başka Sinema programında vizyona çıktı.

Bugün tüm dünyada ve Türkiye’de sinema yoluyla da devamlı gündem haline gelen ırkçılığa, savaşa, homofobiye, gericiliğe, eşitsizliğe, kadın düşmanlığına karşı çıkan ve direnen akıl, kadın aklıdır. İktidar mutlak otoritesini sağlama ve devam ettirme yolunda attığı adımların tümünde eril tahakküme ihtiyaç duyar. Çünkü erkek iktidar toplumu baskılamak için kadınları sınırlandırmak zorundadır. Baskıların ve sansürün karşısında direniş çizgisini örgütleyecek olan kadınlar bugün devrimci cinsiyetin kendisidir. Sinemada olduğu gibi her alanda karşımıza dikilen tek adamlara karşı hayatı özgürleştirmek tüm kadınların sorumluluğudur. Bu sorumluluk bugün bizi bekleyen 24 Haziran seçimlerinde kendisine oy isteyen Tayyip Erdoğan iktidarına karşı direnmeyi de beraberinde getirir. Evde, sokakta, kampüste, sinemada, medyada ve işte özgürleşmenin yolu Tek Adam’ın kullandığı aygıtların işlevsiz hale getirilmesinden geçer. Her alanda olduğu gibi beyaz perde de eşitlik yoksa 24 Haziran’da da Erdoğan’a oy yok!

*İzmir Üniversiteli Kadın Kolektifi’nden Pınar Usta’nın yazısıdır.